Niobe Fine Foods

Niobe Fine Foods Niobe is a Turkish company dealing with marketing and exportation of Mediterranean gourmet foods.

Kybele is a Turkish company dealing with production and exportation of Mediterranean gourmet foods.

01/04/2026

Yanis Varoufakis: Trump’ın Değil B, A Planı Bile Olmaması Affedilmez!
Ekonomist ve eski Yunanistan Maliye Bakanı Yanis Varoufakis, Donald Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaşı, ABD hegemonyasının sonu ve Batı dünyası için telafisi imkansız bir stratejik felaket olarak nitelendirmektedir.
🔵 Trump’ın Stratejik İntiharı ve Plansızlık
Varoufakis, Trump’ın ilk döneminde savaşlara “hayır” diyerek seçildiğini ancak ikinci döneminde İsrail tarafından bu savaşın içine çekilmesine şaşırdığını belirtmektedir. Bu savaşı, ABD’nin süper güç olarak ortaya çıkışından bu yana aldığı en büyük stratejik ve askeri yenilgi olarak tanımlayan Varoufakis, durumun Vietnam veya Afganistan’dan çok daha kötü olduğunu savunmaktadır. Trump’ın sadece bir “B Planı” değil, aslında uygulanabilir bir “A Planı” bile olmadığını ifade etmektedir.
“Donald Trump’ın bu savaşın içine çekilmesine izin vermesi şaşırtıcıydı… Plan B’sinin olmaması üzücüydü ama Plan A’sının olmaması tamamen affedilemez bir durumdu; bu, Donald Trump’ın kendi kalesine attığı inanılmaz ve benzersiz bir goldür”.
* Savaşın Nedeni:
YV: ‘’Neden Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki bazı çevreler Donald Trump’ı İran’a karşı bu savaşı başlatmaya itti? Bunun tek rasyonel açıklaması şu: Son dört-beş yılda Çin’in arabuluculuğuyla Körfez ülkeleri ile İran arasında bir yakınlaşma (rapprochement) başlamıştı. Hatta Çin’in arabuluculuğuyla Suudi Arabistan’ın Tahran’da büyükelçilik açması gibi adımlar da atılmıştı.
Dolayısıyla yapılabilecek tek stratejik açıklama şu: İran’a yönelik bu suç niteliğindeki bombardımana girişerek ABD, en azından Trump yönetimi altında, bu yakınlaşmayı sona erdirmeyi başardı. Ancak bu, Vietnam’da yaptıklarına benziyor: köyleri komünizmden “kurtarmak” için yok etmek gibi. Bugün de aynı şekilde, Çin-İran etkisinden “kurtarmak” adına Dubai’yi ve Abu Dabi’yi—yani Birleşik Arap Emirlikleri’ni—ekonomik, finansal ve hatta askeri olarak yıkıma sürüklüyorlar.’’
🔴 Netanyahu’nun “Kalıcı Savaş” İhtiyacı
Varoufakis’e göre Netanyahu, dikkatleri Batı Şeria’daki etnik temizlikten ve Gazze’deki soykırımdan uzaklaştırmak için bu savaşa ihtiyaç duymaktadır. İsrail parlamentosunun (Knesset) Filistinlilerin idamını yasallaştırması gibi adımlarla İsrail’in artık bir “apartheid devleti”nden “soykırım devleti”ne dönüştüğünü savunmaktadır. Ayrıca, Pentagon ve Dışişleri Bakanlığı’ndaki bazı odakların, Çin’in arabuluculuğuyla İran ve Körfez ülkeleri arasında başlayan yumuşamayı bozmak için Trump’ı savaşa ittiğini iddia etmektedir.
“Netanyahu’nun bu savaşa ihtiyacı var…”
‘’Asla gözden kaçırmamamız gereken şey şu: Evvelsi gün ne olduğunu gördünüz. İsrail’de Knesset, yani parlamento, fiilen İsrail’in bir apartheid devletinden bir soykırım devletine dönüşümünü pekiştiren bir yasayı kabul etti. Artık İsrail’de ve işgal altındaki topraklarda Filistinlileri idam etmeyi hukuken mümkün kılan bir düzenlemeye gidiyorlar.
Bu nedenle Benjamin Netanyahu bu savaşa ihtiyaç duyuyor. Tıpkı Güney Lübnan’daki savaşa, Yemen’in bombalanmasına, Suriye’nin işgaline ve tekrar tekrar yapılan Suriye saldırılarına ihtiyaç duyduğu gibi. Çünkü dikkatlerimizi Batı Şeria’da olanlardan—etnik temizlikten—ve Gazze’deki soykırımdan uzaklaştırmak için bu “kalıcı savaş” durumunu sürdürmek zorunda.’’
🟡 Küresel Güç Kayması: Çin’in “Odadaki Tek Yetişkin” Olması
ABD’nin İran’ı bombalayarak kendi müttefikleri olan Dubai ve Abu Dabi’yi ekonomik olarak yıktığını belirten Varoufakis, bu durumun Çin’e dünya çapında hegemoni kurması için eşsiz bir fırsat sunduğunu savunmaktadır. Çin’in bölgede artık “odadaki tek yetişkin” olarak görüldüğünü, Afrika’da güneş panelleri ve pillerle kendi sanayi devrimini gerçekleştirdiğini ifade etmektedir. Trump’ın Çin’e karşı yoğunlaşma stratejisinin bu savaşla tamamen çöktüğünü eklemektedir.
‘’Biliyorsunuz, Afrika’da bir sanayi devrimi yaşanıyor. Daha önce elektriğe ya da telefon altyapısına hiç erişimi olmayan köylerin tamamı şimdi Çin tarafından sağlanan enerji sistemlerine kavuşmuş durumda. Bu sistemler son derece modüler ve yerel ölçekte kurulabiliyor; aynı zamanda çevreci, çok ucuz güneş panellerine ve son derece verimli bataryalara dayanıyor.
Bu sayede Afrika, Çin teknolojisine dayanarak sanayileşmeye başlıyor. Bu nedenle Çin, mevcut tabloda adeta “odadaki tek yetişkin” konumunda görünüyor.
Trump, Çin’in hegemoni kurması için dünyaya bundan daha büyük bir fırsat sunamazdı”.
🟢 Ekonomik Çöküş: AI (Yapay Zeka) ve Enerji Fiyatları
Ekonomik açıdan Varoufakis, yükselen enerji fiyatlarının özellikle enerji yoğun bir sektör olan Yapay Zeka (AI) yatırımlarını vurduğunu belirtmektedir. Geçen yıl ABD ekonomisini resesyondan kurtaran AI patlamasının, savaşın etkisiyle sönmeye başladığını ve bunun büyük bir finansal balonun patlamasına yol açabileceğini savunmaktadır. Yükselen faiz oranları ve işsizlik ile birlikte Trump’ın siyasi olarak hayatta kalmasının zor olduğunu öngörmektedir.
“Yapay zeka yatırımları enerjiye çok duyarlıdır… AI yatırım balonu, İran’daki savaşın bir sonucu olarak çok daha hızlı ve büyük bir şekilde patlayacaktır”.
🟣 Enerji Paradigması: Petro-Devletler ve Elektro-Devletler
Dünyanın ikiye bölündüğünü savunan Varoufakis, Batı dünyasının (ABD, İngiltere, Japonya) fosil yakıtlara ve sondajlara geri dönerek 19. yüzyılın “petro-devletleri”ne dönüştüğünü; Çin ve onu takip eden Afrika ülkelerinin ise güneş enerjisi ve pillerle “elektro-devletler” haline geldiğini belirtmektedir. Trump taraftarlarının güneş panellerinden ve elektrifikasyondan nefret etme nedeninin, bu enerjinin merkezi oligarşiden bağımsız, otonom topluluklar yaratma kapasitesi olduğunu iddia etmektedir.
“Batı enerji konusunda 19. yüzyıla geri dönüyor… Çin ve Afrika ise elektro-devletlere dönüşüyor. Trumpçıların elektrifikasyondan nefret etmesinin bir nedeni de güneş enerjisinin oligarşiden özerk yerel topluluklar yaratma kapasitesidir”.
🟠 Emperyalizmin Maskesiz Hali
Yanis Varoufakis’e göre, Donald Trump’ın “sadece petrolü istiyoruz” şeklindeki açık sözlülüğü, ABD emperyalizminin on yıllardır arkasına saklandığı ahlaki ve medeniyet temelli maskeyi tamamen düşürerek sistemi deşifre etmektedir.
Bu deşifre süreci şu noktalar üzerinden açıklanmaktadır:
• Tarihsel Yalanların Sonu: Geçmişte Ronald Reagan ABD’yi “tepedeki parlayan şehir” olarak nitelendirmiş, Dwight Eisenhower ise ABD’nin başka halklar üzerinde siyasi veya ekonomik hakimiyet aramadığını iddia etmişti (oysa bu açıklamadan üç yıl önce Guatemala’da darbe tezgahlanmıştı). George W. Bush döneminde ise emperyalist müdahaleler “demokrasi ve özgürlük yayma” bahanesiyle paketlenmişti.
• “Bahane” (Pretense) Katmanının Kalkması: Trump, bu “uygarlaştırıcı güç” söylemlerini ve lirik hitabetleri bir kenara bırakarak müdahalenin asıl amacının kaynaklara el koymak olduğunu dürüstçe itiraf etmiştir. Varoufakis bunu bir “taze nefes” olarak nitelendirir; çünkü Trump artık emperyalizmi meşrulaştırmak için “haksız olanı haklı göstermeye çalışan” profesyonel metin yazarlarının süslü cümlelerini kullanmamaktadır.
• İlericiler İçin Bir “Hediye”: Varoufakis, bu çıplak gerçeğin ilericiler için bir avantaj olduğunu savunur. Trump emperyalizmin gerçek yüzünü saklamadığı için, dünya halkları ABD’nin müdahalelerini hiçbir ahlaki kılıf olmadan, olduğu gibi (saf bir sömürgeci güç olarak) görme ve buna göre konum alma fırsatına sahip olmuştur.
• Kalıcı Savaş Modelinin İtirafı: Bu tür açıklamalar, emperyalizmin amacının artık bir “zafer” kazanmak değil, askeri-endüstriyel kompleksi besleyen “kalıcı bir savaş” döngüsü yaratmak olduğu gerçeğini de daha görünür kılmaktadır.
Sonuç olarak Trump, önceki başkanların emperyalizmi savunmak için kullandığı evrenselci felsefeyi ve “iyiliksever güç” imajını yerle bir ederek, sistemi sadece çıplak bir ekonomik ve askeri tahakküm arayışı olarak ifşa etmiştir.
🟣 Savaşa Karşı Sol’un Duruşu
YV: ‘’Birçok insanın bana şunu söylediğini duyuyorum; tıpkı 1999’da NATO’nun Yugoslavya’yı bombalaması sırasında, Slobodan Milošević döneminde ya da daha sonra Saddam Hussein yönetimindeki Irak’ın işgali sırasında söyledikleri gibi—ki bunun sonucunda milyonlarca insan hayatını kaybetti—bana diyorlar ki: “Ama Yanis, bu rejimlere bak, örneğin Ayetullah Khamenei rejimine bak…” Tıpkı geçmişte Saddam Hüseyin rejimi hakkında söyledikleri gibi. Ve “bu konuda kararlı durmalıyız” diyorlar.
Oysa bu hükümetlere yönelik ne tür eleştirilerimiz olduğu önemli değil—benim de çok eleştirim var; Milošević’e karşı olduğu gibi, Saddam Hüseyin’e karşı olduğu gibi. Şu anda yapmamız gereken ilk şey şudur: Demokrasinin, Batı’nın bir ülkeye attığı bombaların yarattığı yıkımdan doğmadığını anlamak. Hele ki bu bombalar, bugün o ülkeleri bombalayan güçlerin geçmişte onların demokrasilerini yok ettiği durumlarda… Unutmayalım ki Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’da demokrasi hakkında konuşacak ahlaki bir zemini yoktur; çünkü 1953’te son liberal demokratik hükümet CIA tarafından devrilmiştir.
Dolayısıyla ilericiler olarak bizim görevimiz, sizin de dediğiniz gibi savaş yanlılarının kendilerini sürüklediği çıkmazdan yararlanmak; kendi hükümetlerimiz üzerinde baskı kurarak bombardımanları durdurmak ve yaptırımları sona erdirmektir. İran’a yönelik yaptırımlar yoksulları açlığa sürüklerken kaçakçıları zenginleştiriyor ve bu kaçakçıların birçoğu da rejimle bağlantılı.
Aynı zamanda Batı’daki propaganda makinesini çözmeye çalışmalıyız; bizi savaşın barış getireceğine, işgalin özgürlük olduğuna ikna etmeye çalışan bu söylemi dağıtmalıyız. Çünkü ancak bu emperyalist savaşları durdurduğumuzda İran halkı, Suriye halkı, Libya halkı kendi özerkliklerini kullanabilir; kendi güçleriyle, kendi toplumlarının ve siyasal ekonomilerinin sınırları içinde kendi geleceklerini yeniden kurabilirler. Buna gerçekten “amin” demek gerekir.’’
⚪ Sonuç
Yanis Varoufakis’e göre bu savaş, askeri bir zaferden ziyade “kalıcı savaş” modeline dayanan Amerikan askeri-endüstriyel kompleksinin bir sonucudur. Varoufakis, ilericilerin artık dik durması gerektiğini, Batı’nın getirdiği bombaların demokrasi yaratmayacağını ve İran halkının kendi geleceğini ancak emperyalist savaşlar bittiğinde belirleyebileceğini vurgulayarak konuşmasını sonlandırmaktadır.

30/03/2026

ölü mü denir şimdi onlara
durmuş kalbleri çoktan
ölü mü denir şimdi onlara
kımıldamıyor gözbebekleri
ölü mü denir peki
en büyük limanlara demirlemiş
en büyük gemiler gibi
kımıldamıyor gözbebekleri
ölü mü denir şimdi onlara.
suratları gergin
suratları kararlı
belli ki çok beklemişler
kabuğundan çıkan bir portakal gibi gelen sabahı
suratları gergin
bir savaş alanına benziyor suratları
dudakları nemli
son defa kendi etini öpüp
yani son defa gerçek bir insan etini
hazla kapanmışlar öyle
geçirmiyor gövdeleri soğuğu
geçirmiyor sıcağı da
ve ikiye ayrılmış bir nehir gibi bacakları
akıyorlar sonsuza
ölü mü denir şimdi onlara.
kimse hüzünlü olmasın
sırası değil hüznün daha
bir gün bir şehrin alanında
bir mermer yığınının gözlerine
omuzlarına düşerse bir çınar yaprağı
hüzünlensin yaşayanlar o zaman
sırası değil hüznün daha.
öylesine sıkılmış ki yumrukları
iyice sıkılsın yumruklar
saklansın diye bir armağan gibi bu katılık
öylesine sıkılmış ki yumrukları
kimse hüzünlü olmasın
kimse hüzünlü olmasın diye
sırası değil hüznün daha.
unutulsun bir gövdeye duyulan hasret
unutulsun bu alışılmış duyarlık
o kadar sade, o kadar kalabalık ki
unutulmaya değer onların insan gövdeleri
ve unutulmalı mutlaka
dolsunlar diye yüreklere
dolsunlar damarlara.
ölü mü denir
ölü mü denir şimdi onlara...
Edip Cansever

29/03/2026
ÜÇ KAÇIŞ TEORİSİYavuz Alogan Korku insanda davranış değişikliğine yol açar. Ufukta beliren korkunç akıbet, kaçış imkân v...
29/03/2026

ÜÇ KAÇIŞ TEORİSİ
Yavuz Alogan
Korku insanda davranış değişikliğine yol açar. Ufukta beliren korkunç akıbet, kaçış imkân ve ihtimallerini de beraberinde getirir. Geriye doğru, güçlü olana doğru ve ileriye doğru olmak üzere üç tür kaçış vardır. Geriye doğru kaçarak içe kapanırsınız, güçlü olana doğru kaçarak kendinizi teslim edersiniz ya da ileriye doğru kaçarak şansınızı denersiniz.
Bu üç seçenek korkuya kapılan devletler, iktidar grupları, şirketler ve siyasî partiler için de geçerlidir. Üçüncüsü, yani ileriye doğru kaçış, çok risklidir. İçine battığınız, sizi korkutan krizi derinleştirerek, çevreye yayarak, müttefiklerinizin de başına musallat ederek çözmenizi gerektirir. Çözemezseniz, dünyanız çöker; çözebilirseniz, yeni bir dünya kurulur.
Küresel hegemonyasını tamamen kaybetmekten korkan Yankee emperyalizmi ileriye doğru kaçmayı seçti. Mesela İngiltere, geçen yüzyılın başından itibaren kademeli olarak önce geriye doğru, daha sonra, özellikle II. Dünya Savaşı dolaylarında ise güçlü olana doğru kaçmayı tercih etmişti.
Petrokimya tröstleri, silah endüstrisi, teknolojik enformasyon devleri ve Pentagon’dan oluşan karar verici Amerikan gücü, yani meşhur Amerikan Establishment’ı imalat ve ticaret üstünlüğünü Çin’e bırakarak geriye doğru kaçmaktansa, ileriye doğru kaçmayı, krizi kaosa dönüştürerek yönetmeyi tercih etti. Çökmüş, mahvolmuş (!) olsa da tek başına dünyanın toplam askerî harcamalarının yüzde 37’sini, NATO ülkelerinin toplam savunma harcamalarının yaklaşık yüzde 60’ını karşılayabiliyordu. Savunma harcamaları Çin’in üç katında fazlaydı.
Özetle kovboy her şeyini kaybetmiş, iflas etmiş olabilirdi fakat silahı vardı ve doluydu. Silahını çekerek ileriye doğru atılmaya karar verdi.
Fakat 1945’ten beri sermayesini akıttığı, silahlandırdığı ya da kendi silahıyla koruduğu, bazen de korkuttuğu müttefikleriyle birlikte, bütün dünyanın rızasını alarak adım adım inşa ettiği BM düzenini ve ona bağlı uluslararası hukuku, belirli kurallara bağlı bankacılık ve finans kurumlarını, demokrasi ve insan hakları adına resmen savunduğu ilkeleri nasıl aşacaktı? Bunun için bir kaçığa, kolay yönlendirilebilen, zıvanadan çıkarak iktidara oturmuş cahil bir hödüğe ihtiyacı vardı.
ABD sistemi, muhtaç olduğu hödüğü Donald Trump’ın şahsında buldu.
Zavallı hödük, iktidara geldiğinde ülkesinin kapıldığı korkunun elbette farkındaydı. Değişik bir şey yapmak istiyordu. Geriye doğru çekilip içe kapanma tutumunu benimsedi. Artık dünyaya bekçilik etmeyecek, üretimi artıracak, ticareti geliştirecek, ülkesinin harap altyapısını onaracak ve savaşlara son verecekti. Yarı-faşist Amerikan MAGA’cılarının desteğine sahipti; hatta seçim kampanyası sırasında seçkin, zengin, nüfuzlu WASP (Beyaz Anglo-Sakson Protestan) Amerika’yı bile peşine takmış gibiydi.
Fakat emperyalizmin ne olduğunu bilmiyordu. Oturup Lenin okuyacak hâli de yoktu… ABD’nin ancak emperyalist bir ülke olarak varlığını sürdürebileceğini ona kimse söylememişti. Harvard ya da Yale mezunu da değildi ki tarih, coğrafya, sosyoloji bilsin. Paraya tapan sıradan bir zengin müteahhitten ibaretti ve aile çevresi sayesinde Evanjelist-Hıristiyan-Siyonist eskatolojinin etkisi altındaydı.
Yerleşik Amerikan sisteminin köpekbalıkları ise think-tank’lerde toplanmış uzmanları sayesinde her şeyin farkındaydı. Dünya hâkimiyetini yeniden kurabilmesi için Yankee emperyalizminin, tedarik zincirleriyle birlikte enerjiye ve hammaddeye ihtiyacı vardı. Bunların tamamını denetleyemiyorsa, başkaları da denetleyemezdi. Muhtaç olduğu kudret askerî kapasitesinde mevcuttu.
Trump’ın geriye doğru kaçışını durdurdular ve onu burnundan tutarak savaşa sürüklediler. Trump İsrail’in kılavuzluğunu kabul ederek, petro-dolar ve finans merkezi olan Körfez’i ateşe atma pahasına İran’a saldırdı.
Sonuç her ne olursa olsun, kurallara dayalı dünya düzeni bu savaşla sona erdi ve yeni kurallar için sahayı temizleme imkânı doğdu.
ABD yerleşik düzeni Trump’ı mayın eşeği olarak ileriye, cephe hattına sürdü. Körfez Savaşı’nda olası başarının da başarısızlığın da sorumluluğu peşinen bu zavallı eşeğe, icabında günah keçisi olarak da kurgulanabilecek pedofil damgalı narsist hödüğün sırtına yüklendi. Görev yerine getirildiğine göre onu artık öldürebilirler, belki de Epstein adasında ikamete mecbur ederler.
Sevgili vatanımıza gelince…
Maalesef Saray, ikinci seçeneği, yani güçlü olana doğru kaçış seçeneğini benimsedi. Kendi varlığını ve iktidarının selametini en genelde Batı’ya değil, NATO’ya da değil, doğrudan Trump’ın şahsına bağladı. Burada ABD ordusunu, NATO’yu ve Türk Genel Kurmayı’nı birbirine bağlayan, müzakereyle belirlenmiş bir Büyük (Grand) Strateji yok. Her iki tarafın en yetkili muktedirleri arasında, küçük grup dinamikleriyle kapalı kapılar ardında yapılan müzakerelerde alınmış günübirlik kararlar, verilmiş sözler var.
Saray’ın mezhepler üstü bir edayla bütün İslâm âlemine yol gösteren, barışçı, müzakereci, arabulucu ağır ağabey söylemi, eylemine ve sahadaki gerçekliğe ters düşüyor.
Yıllarca isteyip de alamadığımız Patriot hava savunma sistemlerinin bir anda topraklarımıza getirilip mevzilendirilmesi; “1 Mart Tezkeresi”nin tekrarı olarak askerî malzemenin Türkiye Gümrük Bölgesinden Transit Geçişine ve Yeniden İhracatına izin veren 16 Mart 2026 tarihli, 11068 Sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi; İran’ın isim vermeden neredeyse her gün tekrarladığı üstü kapalı uyarılara rağmen Kürecik Radar Üssü’nün açık bırakılması; İzmir’deki NATO Kara Kuvvetleri Daimi Karargâhı (LANDCOM) yetmiyormuş gibi, Adana bölgesinde Çokuluslu NATO Kolordusu kurma girişimi (gazeteci Barış Terkoğlu sayesinde öğrendik); İstanbul Anadolu Kavağı’nda Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni ihlâl edecek şekilde bir NATO Deniz Unsur Komutanlığı’nın kurulacağı haberi (Amiral Cem Gürdeniz sayesinde öğrendik); ve nihayet, Sayın Reis’in küresel tefeci, sermaye simsarı, Siyonizm’in finansörü BlackRock’un Başkanı Fink’le kapalı kapılar ardında görüşmesi, Saray’ın hangi seçeneği benimsediğini tartışmaya yer bırakmayacak kadar açık biçimde ortaya koydu.
Bu uzun listenin, gizli ve sözlü anlaşmalardan oluşan bir buz dağının görünen ucu ve açık uçlu olduğunu anlıyoruz.
Trump’ın NATO ülkelerini tehdit ederken, Arap ülkelerini aşağılarken, mesela Suudi Veliaht Prensi Selman için “benim g..tümü yalayacağını hiç düşünmemişti” gibi ifadeler kullanırken, Sayın Reis’i “Harika bir lider,” diye övmesi, “Türkiye fantastik bir ülke, ne dediysek yaptılar, gerçekten büyük destek verdiler, şahaneydiler” diye konuşması ürkütücüdür; “Eziklerle takılıyorum çünkü bu beni daha iyi hissettiriyor” demesi ise aynı bağlamda çok üzücüdür.
Trump’ın her iltifatı, övgü dolu her cümlesi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin manevi şahsiyetini tahkir etmekte ve Türk milletinin onurunu kırmaktadır. İktidarını ve istikbalini Trump’a bağlayanın ne kendi halkı ne de bölge halkı nezdinde itibarı olur; ne dostunun ne de düşmanının saygısını hak eder. Bu savaşta güçlüye doğru kaçan, ona sığınan, Trump’la yola çıkan, ya ondan önce ya da onunla birlikte düşecektir.
https://yavuzalogan.substack.com/p/uc-kacis-teorisi
http://yavuzalogan.com/?p=1950

Posted on March 29, 2026 by yavuzaloganÜÇ KAÇIŞ TEORİSİ Yavuz Alogan Korku insanda davranış değişikliğine yol açar. Ufukta beliren korkunç akıbet, kaçış imkân ve ihtimallerini de beraberinde getirir. Geriye doğru, güçlü olana doğru ve ileriye doğru olmak üzere üç tür kaç...

12/03/2026

KIŞLAR YEŞİLİ TÜKETEMEZ!
"Erkenci erikleri bekler
Pusuda rüzgar
Dudaklarımızda kan tadıyla
Donar ıslıklar
Kuşlar aç mı kaldı
Nerde mısırcı çocuk
Ve bu okulun öğretmeni
Soğuk soğuk soğuk
En güzel sözün ortasında
Dondu mu parmaklar
Kırıldı mı kalem
Öğrenemeden mi kaldı çocuklar
Öğrenemeden"
(Kışlar Yeşili Tüketemez...Sennur Sezer)
***
İnsanların yaşadığı baskıyı, zulmü, işkenceyi, yoksulluğu, yoksunluğu, sevdayı, özlemi, mutsuzluğu en iyi anlatan yazarlardan biriydi Sennur Sezer.
12 Mart faşizmini anlatan bu şiiri, en temel haklarını kullandığı, barışı savunduğu için hukuksuz bir biçimde öğretmenlikten ve üniversiteden atılan yüzlerce öğretmen ve akademisyen için okumamız yanlış olmayacaktır. Sennur Sezer şiirinin devamında bu zorlu günlerin geçeceğinin umudunu taşır bizlere...
"Kışlar yeşili tüketemez
Buğday bekler toprakta
Şarkımız sürgün verir
Sesimiz çocuklarda
Dağ koyaklarına uğra
Baharı özlersen
Menekşeler kar altında da açar
Ve yollarda kardelen"
***
12 Mart döneminin Genelkurmay Başkanı Org. Memduh Tağmaç’ın, siyasi tarihimizde iz bırakmış değerlendirmesini anımsatmak isterim. 15-16 Haziran 1970’teki büyük işçi direnişinden sonra söylediği sözü...
“Sosyal uyanış, ekonomik gelişmeyi aştı.”
12 Mart Muhtırası (Darbesi) bu değerlendirmenin sonucu olarak karşımıza çıkmıştı. 12 Mart faşizmi, aydınların, üniversitelerin, sanatçıların, gençlerin üzerinden silindir gibi geçmiş, önde gelen bütün aydınlar, demokratlar tutuklanmış, cezaevlerine konulmuştu. Mücadeleci sendikalar Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) başta olmak üzere kapatılmış, yöneticileri tutuklanmıştı. Başbakan Nihat Erim'in deyimiyle 'bol gelen' 1961 Anayasa'sı ile öğretmen ve memurların sendikalaşma hakkı kaldırılmıştı. Kızıldere'de, Nurhak'ta, Diyarbakır İşkencehanelerinde, idam sehpalarında yapılan katliamlar, tekelci sermaye için, örgütsüz, sendikasız, sorunsuz bir ülke yaratmak içindi.
Sennur Sezer bu dönemde yaşananları 'Üşengeç Buğdaya Türkü' adlı şarkı sözünde anlatırken, tarlayı bürüyen kan çiçeklerine karşı üşengeç buğdaya çağrı yapar; Yeşillen!..
"Ağzımda dilim paslandı
Yüreğimde acım
Sen de mi paslandın küçük tanem
Kurakta değilsin
Dişim dişimi kırdı sıkmaktan
Tutmaktan soluğum tıkandı
Senin yolunu kim tıkadı küçük tanem
Çorakta değilsin
Kocaman bir solukla doldur yüreğini
Yeşillen
Bak tarlayı bürüdü
Kan çiçekleri"
(Üşengeç Buğdaya Türkü...Sennur Sezer) *** 55. Yılında 12 Mart Darbesini lanetlerken; darbelere, zulme, sömürüye karşı bağımsız, demokratik, daha yaşanabilir bir ülke için örgütlenerek, birleşerek mücadeleyi sürdürmenin zorunlu olduğu tartışmasızdır.

10/03/2026

Merhaba,
UTGB Derneği Yönetim Kurulu olarak, bugün İzmir Büyükşehir Belediyesi ile bir görüşme gerçekleştirdik.
İzmir Büyükşehir Belediyesi; tarım, gıda ve çevre alanlarında çalışmalar yürütecek ve kendi personeli, STK temsilcileri ve akademisyenlerden oluşacak konseyler (çalışma grupları) oluşturmak istemektedir.
Bu kapsamda UTGB'den temsilciler talep etmektedir.
Yönetim Kurulu olarak bu öneriye olumlu yaklaşıldı.
UTGB/ TTGB'nin bu tür saha çalışmalarında yer almasının örgütlenmede ve etkin olmada olumlu katkıları olacağı değerlendirildi.
Buradan hareketle Büyükşehir Belediyesinin oluşturmayı düşündüğü beş konsey (çalışma grubu) şunlardır;
Tarım Konseyi,
Gastronomi ve Gıda Konseyi,
Zeytin Konseyi,
Bağcılık Konseyi ve
Gençlik Konseyi.
Grubumuzdan bu konseylerde yer almak isteyen üyelerimizin, 11 Mart Çarşamba gününe kadar, bizimle iletişime geçmesini rica ederiz.
Erdem AK
UTGB Derneği YK a.

21/02/2026

Türk Gıda İhracatının Avrupa’daki Geleceği: Merkezden Yerel Koordinasyona Uzanan Stratejik Yol Haritası
Türkiye’nin gıda ihracatı bugün büyük ölçüde bireysel çabalar, dağınık kurumlar ve kısa vadeli fırsat değerlendirmeleri üzerinden ilerliyor. Oysa Avrupa gibi doygun, regülasyonları ağır ve rekabetin sert olduğu bir pazarda kalıcı güç ancak ortak akıl, kurumsal koordinasyon ve yerinde yönetim ile mümkün. Bu yazıda, Türkiye’nin gıda ihracatını Avrupa genelinde yeniden konumlandıracak, hem etnik pazarı hem de ana akım gıda pazarını kapsayan bütünleşik bir model ortaya koymak istiyorum.
1. Ortak akla dayalı merkezi yapı ihtiyacı
Önerilen yol haritasının kalbinde, Türkiye’de kurulacak merkezi bir enstitü yer alıyor. Bu enstitü;
• Türkiye İhracatçılar Meclisi,
• İhracatçı birlikleri,
• Ticaret ve sanayi odaları,
• Ticaret borsaları,
• Tarım ve Orman Bakanlığı,
• Ticaret Bakanlığı
• İlgili ihracat dernekleri ve vakıfları
gibi tüm kritik paydaşları aynı masa etrafında toplayan bir ortak akıl ve koordinasyon platformu olmalıdır.
Bu yapı;
• Veri üreten,
• Strateji geliştiren,
• Saha geri bildirimleriyle kendini sürekli güncelleyen,
• Politika yapıcılarla reel sektörü gerçek zamanlı buluşturan bir “Türkiye İhracat Koordinasyon ve Yönlendirme Enstitüsü” mantığıyla kurgulanmalıdır.
Buradaki kritik nokta şudur: Türkiye’nin ihracat gücü, tek tek başarılı firmaların toplamından ibaret kalmamalı; koordineli hareket eden ve birbirini besleyen bir ekosisteme dönüşmelidir. Ortak akıl tam da burada devreye girer:
• Kurumların bilgisi,
• Firmaların sahadaki tecrübesi,
• Diasporanın Avrupa’daki pazar okuması
tek bir havuzda toplanmadığı sürece, Avrupa’da kalıcı bir stratejik üstünlük kurmak zordur.
2. Merkezden Avrupa’ya: Yerel koordinasyon büroları
Avrupa ayağında bu enstitü, her ülkenin kendi pazar dinamiklerini, hukuki çerçevesini ve tüketici davranışlarını dikkate alan yerel koordinasyon büroları ile temsil edilmelidir. Bu büroların görevi yalnızca “tanıtım yapmak” değil, çok daha derin bir fonksiyonu üstlenmektir:
• Pazar analizi: Perakende, Horeca (otel, restoran, kafe), toptan ticaret, online marketler, private label üretim gibi alt kanalların düzenli analiz edilmesi.
• Regülasyon takibi: Gıda güvenliği, etiketleme, ambalaj, lojistik, sürdürülebilirlik standartları gibi alanlardaki AB ve ülke bazlı regülasyonların anlık takibi ve Türkiye’ye aktarılması.
• Alımcı ilişkileri: İthalatçılar, zincir marketler, yerel dağıtımcılar, lojistik firmaları ve gıda kümeleriyle kurumsal, sürdürülebilir ilişkiler inşa edilmesi.
• Fırsat haritaları: Hangi ürün kategorisinde, hangi ülkede, hangi segmentte boşluk ya da büyüme potansiyeli olduğunu somut verilerle ortaya koyan “Avrupa Gıda Fırsat Haritaları”nın hazırlanması.
Bu bürolar, Avrupa’nın her ülkesinde “Türk gıda ürünlerinin temsil ofisi” olmanın ötesinde, Türkiye’deki merkezin gözü, kulağı ve saha zekası olarak çalışmalıdır. Yerel bilgi üretilmeden, Ankara’dan ya da İstanbul’dan yazılan stratejilerin sahada tam isabetle karşılık bulması güçtür.
3. Etnik pazar: Köprü, nihai hedef değil; stratejik sıçrama tahtası
Bugün Türkiye’nin gıda ihracatının önemli bir kısmı, Avrupa’ya işçi göçüyle giden kuşakların kurduğu Türk toptancıları, marketleri ve dağıtım firmaları üzerinden gerçekleşiyor. Bu etnik pazar, hem tarihsel bir emek birikiminin ürünü hem de Türkiye için çok kıymetli bir lojistik ve ticari altyapı sunuyor.
Ancak bu pazar yalnızca “gurbetçiye satış kanalı” olarak değil, Avrupa’nın genel gıda pazarına açılan stratejik bir platform olarak görülmelidir:
• Türk toptancılar ve marketler, yıllardır bulundukları ülkelerin tüketim alışkanlıklarını, satın alma gücünü, rekabet dengesini ve lojistik gerçeklerini bizzat yaşayarak öğrendiler.
• Bu bilgi, merkezi enstitünün veri havuzuna sistematik olarak aktarıldığında, diaspora kaynaklı sahadan bilgi, Türkiye’deki stratejiye doğrudan girdi sağlar.
• Böylece etnik pazar, kapalı bir niş olmaktan çıkar; ana akım pazara açılan bir köprü haline gelir.
Ortak aklın bir boyutu da budur: Diasporanın saha tecrübesi ile Türkiye’deki kurumsal kapasite bir araya geldiğinde, Avrupa gıda pazarına yönelik çok daha gerçekçi, ayakları yere basan stratejiler üretmek mümkün olur.
4. Yerel yönetimin stratejik önemi: “Uzaktan kumanda” ile ihracat olmaz
Avrupa’daki gıda pazarı, tek bir bütün gibi görünse de, ülke ülke, hatta şehir şehir farklılık gösteren çok katmanlı bir yapıya sahiptir. Almanya’da işleyen model, Fransa’da, Hollanda’da veya İskandinav ülkelerinde aynı sonuçları vermeyebilir. Bu nedenle:
• Perakende zincirlerinin işleyişi,
• Promosyon kültürü ve fiyat algısı,
• Helal gıda, organik ürün, sürdürülebilir ambalaj gibi hassasiyetler,
• Online alışveriş ve hızlı teslimat kanalları,
mutlaka yerinde, o ülkenin dili ve kültürü içinde okunmalıdır.
“Türkiye’den karar alıp Avrupa’ya uygulatma” mantığı, bugünün rekabet koşullarında yeterli değildir. Başarının anahtarı, merkezi strateji + yerel esneklik dengesinde yatıyor. Yani:
• Stratejinin çerçevesi Türkiye’deki enstitüde çizilir,
• Ama detaylar, uygulama biçimi ve taktikler Avrupa’daki yerel bürolar ve sahadaki aktörlerle birlikte şekillenir.
Böyle bir model, firmaların “tek başına” deneme-yanılma yoluyla kaybettikleri zamanı ve kaynakları azaltır; ortak öğrenme ve kolektif tecrübe üzerinden ilerlemeyi mümkün kılar.
5. Ortak aklın somutlaşması: Veri, eğitim, kümelenme
Ortak akıl soyut bir çağrı değil, somut mekanizmalarla desteklenmesi gereken bir süreçtir. Önerilen yol haritasında bu mekanizmalar şu başlıklar altında toplanabilir:
1. Veri ve analiz altyapısı:
• Avrupa’daki satış verileri, pazar payları, kategori bazlı büyüme oranları ve fiyat seviyesi bilgileri merkezi bir dijital platformda toplanmalı.
• Firmalar, bu platform üzerinden hem makro eğilimleri hem de kendi performanslarını görebilmelidir.
2. Eğitim ve kapasite geliştirme:
• İhracatçı firmalara; Avrupa regülasyonları, marka yönetimi, ambalaj ve tasarım, dijital pazarlama, lojistik ve zincir marketlerle çalışma kültürü üzerine sistematik eğitim programları sunulmalıdır.
• Avrupa’daki yerel bürolar, bu eğitimlerde hem içerik sağlayıcı hem de uygulama partneri olmalıdır.
3. Sektörel kümelenme ve ortak projeler:
• Aynı kategoride ihracat yapan firmalar (örneğin bakliyat, dondurulmuş gıda, atıştırmalık, içecek vb.) belirli pazarlarda ortak tanıtım kampanyaları, ortak lojistik çözümleri ve ortak raf stratejileri geliştirebilir.
• Böylece tek tek firmaların gücü, bir araya geldiğinde çok daha görünür ve pazarlık gücü yüksek bir pozisyona dönüşür.
6. Sonuç: Merkezi vizyon, yerel zeka ve diaspora tecrübesiyle büyüyen bir ihracat modeli
Özetle, Türk gıda ihracatının Avrupa’daki geleceği;
• Türkiye’de ortak akla dayalı merkezi bir enstitü,
• Avrupa’da yerel koordinasyon büroları,
• Etnik pazarı stratejik bir köprü olarak değerlendiren bir bakış,
• Ve tüm aktörleri aynı hedefte buluşturan bütünleşik bir yönetişim modeli ile güçlenebilir.
Bu yol haritası, Türkiye’nin gıda ihracatını tesadüfi başarıların ötesine taşıyıp, sürdürülebilir, ölçeklenebilir ve kurumsallaşmış bir yapıya dönüştürmeyi amaçlıyor. Eğer merkezde vizyonu, sahada tecrübeyi ve Avrupa’da yerel zekayı aynı potada eriterek gerçek bir ortak akıl oluşturabilirsek, Türk gıda sektörü için Avrupa pazarında çok daha güçlü, saygın ve kalıcı bir gelecek inşa etmek mümkündür.
Volkan Aydin
Frankfurt

Address

Gazi Mahallesi 28/28 Sok. No: 8/1 Gaziemir
Izmir
35410

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when Niobe Fine Foods posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to Niobe Fine Foods:

Share