İlk direniş izmir

  • Home
  • İlk direniş izmir

İlk direniş izmir Contact information, map and directions, contact form, opening hours, services, ratings, photos, videos and announcements from İlk direniş izmir, izmir, .

İlk Diriliş İzmir
Kurtuluşun ilk kıvılcımı, direnişin ilk haykırışı ve bir milletin kaderini değiştiren o büyük uyanış…
Kimi zaman bir annenin gözyaşında, kimi zaman bir çocuğun gülüşünde saklı olan direniş ruhunu hissedeceksiniz.

20 Temmuz Pazar günü Kocatepe mah. Bayindir 2 sokak no 62 A Kızılay/ ANKARA İmza günümüz olacaktır. Kitap severleri bekl...
11/07/2025

20 Temmuz Pazar günü Kocatepe mah. Bayindir 2 sokak no 62 A Kızılay/ ANKARA
İmza günümüz olacaktır. Kitap severleri bekliyoruz.
, ,

Yakan Top: Hayatın Ta KendisiBir zamanlar çocuk olmak sokakta başlamaktı. Bina önleri, apartman araları, okul bahçeleri....
09/07/2025

Yakan Top: Hayatın Ta Kendisi

Bir zamanlar çocuk olmak sokakta başlamaktı. Bina önleri, apartman araları, okul bahçeleri... Her yer potansiyel bir yakan top sahasıydı. Ne özel kıyafete ihtiyaç vardı, ne de profesyonel t**a. Plastik bir top yeterdi. Bir de cesaret... Çünkü bu oyun, sadece hızlı koşanların değil, aynı zamanda sağlam duranların işiydi. Kaçarsan yakalanırsın, durursan vurulursun ama asla oyunun dışında kalmazsın. Tıpkı hayat gibi…

Bugünün çocukları tablete kaçarken, biz t**a koşardık. Üstelik o top öyle yumuşak yumuşak da gelmezdi. Mahalle bakkalından alınmış sert plastik bir top, bir de hızla atılan kol... Koluna denk gelirse uyuşurdu, suratına gelirse unutulmazdı. Ama ne gam! Biz o acıya rağmen oyundan düşmemeyi marifet bilirdik. Düşen dizimiz, soyulan dirseğimiz madalya gibiydi. Bugünün çocukları ise ekran başında “yenildim” diyip, oyunu kapatınca ağlıyor.

Top Atan Kazanır, Ama Gerçek Kahraman Kaçamayandır

Yakan top iki takım arasında oynanırdı. Takımlar karşılıklı dizilir, ortadakiler topun hedefi olurdu. En heyecanlı yer, dıştakilerin topu fırlatıp ortadakileri vurmaya çalışmasıydı. Ama asıl efsaneler topu havada yakalayanlardı. O an… İşte o an mahalle tarihine geçilirdi. Bir top havada yakalanırdı da, “sen artık bizim takımda” diye alınırdın. Transfer dönemi gibi olurdu. Ne prim vardı, ne sözleşme… Sadece onur!

Mahallenin “Kolyoz” lakaplı Osman abisi vardı. Kol kalınlığı çocuk bacağı gibi. Topu atışıyla kuş uçmaz, bulut geçmezdi. Onun attığı top suratına gelirse, bayılmadan oyuna devam edene mahalle muhtar yardımcılığı verilirdi. Ama yine de oynardık. Çünkü oyunun içinde olmak, kaybetmekten korkmaktan daha kıymetliydi.

Saklanacak Yer Yok, Kaçacak Alan Kısıtlı: İşte Gerçek Hayat!

Sanal oyunlarda "respawn" diye bir şey var şimdi. Yani ölüyorsun ama bir daha canlanıyorsun. Bizde öyle değildi. Top sana bir denk geldi mi, dışarı çıkardın. Tüm gözler senin üzerindeydi. Ya ağlardın, ya da gülerek dışarı çıkıp takım arkadaşlarına tezahürat yapardın. Hayatı orada öğrenirdik işte. Kaybetmeyi, yeniden denemeyi, takım olmayı…

Şimdi bakıyorum, çocuk dediğin sabah kalkmadan gözünü ekrana dikip, "bilmemne craft" oynuyor. Elindeki karakter üç metre zıplıyor, lazer silahı var, ama bizim zamanımızdaki gibi top yakalayınca sevinmiyor. O heyecan yok çünkü. O topun derisinde ter, gözyaşı ve arkadaşlık vardı. Şimdi ekran cam gibi, his geçmiyor.

Anı Değil, Direnişti: Mahalle Kuralları

Yakan top oynarken kurallar mahalleye göre değişirdi. Bazı yerlerde top yere değmeden vurmalıydı, bazı yerlerde sekerek de sayı sayılırdı. En kıymetli oyuncular “iki can”la oynayanlardı. "İki canın var" denildi mi, sanki Marvel kahramanı olmuştun. Kafanda kask yoktu ama cesaretin baştan ayağa zırh gibiydi. Hele bir de topu havada yakalarsan, oyunun yönünü değiştiren isim olurdun.

Oyunun sonunda herkes bir şey öğrenirdi. Topu atan, nişan almayı. Kaçan, zamanlamayı. Ortada kalan, dayanıklılığı. Ve herkes arkadaşlığı… Top suratına gelsin, sinirlenirsin belki ama ertesi gün yine aynı arkadaşla oynarsın. Çünkü küs kalmak, kaybetmekten daha acıydı. Şimdi WhatsApp grubundan çıkınca aylarca konuşmuyorlar. Vay be...

Mahalle Maçından Online Maça

Bugün çocuklar kafalarını kaldırmadan tablete gömülmüş. Eller parmak kası yapmış, ama dizin kanamadan nasıl çocuk olunur? Mahallede bağıran çocuk sesi yok. Oyun parkında çocuk yok. Ama Wi-Fi şifresini bilmeyen yok!

Yakan top oynarken biri topu alıp kaçarsa, "top bizden, oyun bitti" olurdu. Şimdi biri sunucudan çıkınca, oyun “lag”a giriyor. Bizim lag'ımızda da elektrik kesilirdi ama fenerle bile top oynamaya devam ederdik.

Annemiz balkondan “Yeter artık, eve girin!” diye bağırırdı, ama biz son canı kullanmadan giremezdik. Oysa şimdi çocuklar annelerine “Anne, beş dakika daha internet!” diye yalvarıyor. Roller değişti, çağ değişti, top yine var ama ruh başka yerde.

Bizim İçin Bir Oyundu, Şimdiki İçin Bir Başlık: "Yakan Top Simülasyonu"

Evet, yanlış duymadınız. Şimdi sanal ortamda yakan top oyunu var. Grafikler şahane, efektler on numara. Ama eline top çarpmıyor işte! O acı yoksa, o sevinç de tam değil. Biz top değince elimizi ovuştururduk, sonra oyuna devam ederdik. Şimdi çocukların oyunu kasarsa sinir krizi geçiriyorlar.

Kimi zaman biz de “Acaba biz mi abartıyoruz?” diyoruz. Ama sonra hatırlıyoruz; bir oyunun ortasında topun kanalizasyona kaçmasıyla yaşadığımız o matem, bugünkü oyunun "server çöktü" krizinden daha gerçekti.

Unutma Dostum, Her Top Hayata Çarpar

Yakan top, hayata hazırlıktı. Bir bakıma metafordu. Kaçmak bazen çözüm değildi. Dönüp t**a bakmak, risk almak gerekirdi. Bazen de hedef sen olurdun ama yine de kaçmazdın. Çünkü korkmak değildi mesele, oyunun içinde kalmaktı.

Çocuklar artık “çık dışarı oynayalım” demiyor. “Odaya geç Discord’a gir” diyor. Oysa bizim Discord’umuz apartman boşluğuydu. Bağırarak haberleşirdik. "Ahmet çık, yakan top oynayacağız!" diye.

Yine de umudumuz var. Belki bir gün bir çocuk, elindeki tableti bırakır, mahalle bakkalından sert plastik bir top alır ve “Hadi oynayalım!” der. O gün dünya bir nebze daha güzel olacak.

Unutma dostum, top hep gelir. Önemli olan onu yakalayacak cesaretin var mı? Hayat da böyle işte... Bazen kaçarsın, bazen yakalanırsın. Ama en güzeli hep oyunun içinde kalmaktır.

Kiremitlik Bir HayatÇok değil, bundan sadece otuz beş yıl önceydi. Sokak, bizim oyun odamızdı. Üstü açık, sınırları beli...
29/06/2025

Kiremitlik Bir Hayat

Çok değil, bundan sadece otuz beş yıl önceydi. Sokak, bizim oyun odamızdı. Üstü açık, sınırları belirsiz ama aidiyeti çok net bir yerdi. Asfalt mı? Yoktu. Toprak vardı, taş vardı, kiremit vardı. Hele ki o kırık dökük kiremitler... Kimi bir inşaattan artmış, kimi komşunun çatıdan “ödünç” alınmış. Biz onları üst üste dizer, adına da “dokuz kiremit” derdik. Taştan kuleler kurardık; bazen sekiz, bazen on. Çünkü mahallede her şey sayıyla değil, niyetle olurdu.

Oyun başlamadan önce avuçlarımızın içinde döndürdüğümüz bir top olurdu. Sanki atom bombasını fırlatacak gibiydik. Hedef belliydi: Kuledeki en üst taş. Çünkü onu vurduğun anda gerisi zaten yerle yeksan olurdu. Hedefi tutturamayınca da hemen bir bahane hazırdı: “Rüzgâr çıktı abi”, “Top eğriydi”, “Kiremitleri yamuk dizmişsiniz zaten…”

Ama biz o topu sadece taşlara atmazdık. O topun içinde biraz da okulda yediğimiz azar, evde ödev yaparken yaptığımız naz, annemizin tabakta bıraktığımız pırasa için suratımıza astığı trip olurdu. Fırlatırken çaktırmadan bütün dertleri taşlara boca ederdik. O yüzden taşlar yıkıldığında bir şey daha düşerdi yere: İçimizdeki çocuk kahkahası.

Sonra bir anda herkes koşmaya başlardı. Diz kapaklarımız hep açık gezerdi, yara bandı neredeyse kalıcı aksesuarımızdı. Ama o diz yaraları acımazdı. Çünkü sokakta oynamak, hem fiziksel bağışıklık hem hayata karşı ruhsal dayanıklılık kazandırırdı. Oyun yarım kalırsa bütün mahalle küsüşürdü. Öyle ki, ertesi gün barışmazsak sokakta kimse t**a dokunmazdı. Mahallede barış, “yeniden dokuz kiremit dizilene kadar” ertelenirdi.

Bugün o taşlar yok. Kiremitleri toplayan eller artık bilgisayar klavyesi tıklatıyor, iş görüşmelerine gidiyor, kredi kartı ekstresine bakıyor. O topu ilk atan çocuk şimdi muhasebeci, hâlâ iyi hesap yapar ama artık hedefi vergi dilimi. O en hızlı koşan çocuk trafik cezalarıyla mücadele ediyor. Mahallenin en gürültücüsü şimdi WhatsApp grubunda bile sessiz.

Ama o oyun hâlâ yaşıyor, bir yerlerde. Bazen bir çocuğun plastik topu kaldırıma vurduğunda çıkan ses, bazen bir sabah rüyasında... Hatta bazen bir yetişkinin göz ucuyla çocuklara bakarken yüzünde beliren buruk tebessümde.

Ve belki de en çok, biz büyüdükçe kurduğumuz o büyük, ağır, gösterişli ama asla devrilmeyen kulelerde yaşıyor. Evet, artık kuleler sağlam. Ama içinde o günkü çocukluk kokusu yok. Ne çamur izi var, ne kahkaha sesi. Sadece yük var.

O yüzden bazen düşünüyorum... Belki de en doğru kule, yıkılabilen kuleydi.

Mendil Kapmaca ve Yakan Top: Kaybolan Savaş AlanlarımızBir zamanlar sokaklar çocuk sesleriyle doluydu. Evin önüne atılan...
26/06/2025

Mendil Kapmaca ve Yakan Top: Kaybolan Savaş Alanlarımız

Bir zamanlar sokaklar çocuk sesleriyle doluydu. Evin önüne atılan bir taş, sokağın "alan" ilan edilmesi demekti. Şimdi o taş yerinde duruyor belki ama üstünden geçen arabalar, altından kaçan çocukları özlüyor.

Mendil kapmaca vardı mesela…
İki grup, karşılıklı dizilir, ortaya “mendilci” dikilirdi. O mendil, sanki sihirli bir bez parçasıydı. Ona ilk dokunan kazanmazdı aslında; esas mesele, kaptıktan sonra karşıya kaçabilmekti.
Ayakkabının bağı çözülmüş mü, düşüp dizini kanatır mısın, arkadan biri kıskaç gibi koluna mı yapışır… Hepsi ihtimal dahilinde.
Ama heyecan?
Heyecan sınırsız.

Mendili kaptığında bir kahramanlık duygusu dolardı içimize. O an sanki Fatih’in İstanbul’u fethinden hallice bir zaferdi. Ama yakalanırsan…
O da başka bir gururdu; “kaçamadı ama ne mücadele etti be!” dedirtmekti asıl mesele.

Yakan top ise başka bir evrendi.
T**a değil, stratejiye, zamana, rakibin ayağının kayacağı saniyeye oynardık.
“Çifte can hakkı” alan çocuk bir anda mahallenin gözdesi olurdu.
Ama topu yedik mi?
Öyle bir dram yaşardık ki, sanki Dünya Kupası finalinde gol yemiş Brezilya gibiydik.
Kenara oturur, parmaklarımızla kaldırıma şekiller çizerdik.
İçten içe "beni yine alsınlar" diye dua ederdik ama gururdan da çaktırmazdık.
“Beni unutmazlar herhalde?”
Unutanlar da olurdu.
Hayat işte…

Şimdi çocuklar sokakta değil, ekranda oyun oynuyor.
Mendil kapmıyorlar, yüzlerini kapatıyorlar.
Top yemiyorlar, ama yorum yiyorlar.
Koşmuyorlar ama çok yoruluyorlar.
Kazanmak yine mesele ama kimseyle göz göze gelmeden.

Dönüp baktığında, bir mendil parçasının, bir plastik topun, bir çocuk kahkahasının bile ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi anlıyorsun.
Belki de bizim en büyük şansımız, kaybettiğimiz şeylerin ne kadar güzel olduğunu hatırlayabiliyor olmamız.

Belki bir gün…
Bir mahalle aralığında, bir çocuk "mendil kapmaca oynayalım mı?" diye bağırır yeniden.
Ve belki o zaman, sokaklar bir daha hiç susmaz.

22/06/2025

"Düğün Arabalarının Önünü Kesip Neden Zarf Aldığımızı Hiç Düşündünüz mü?

İzmir’in Unutulan Geleneği: Mesir Macunu Değil, Düğün Çeyreği Kervanı

İzmir denince akla ilk gelenler bellidir: boyoz, kordonda gün batımı, gevrek-simit tartışması, Göztepe-Karşıyaka rekabeti… Ama bir zamanlar İzmir’in sokaklarında yankılanan ve bugün neredeyse hiç hatırlanmayan bir gelenek daha vardı: Düğün Çeyreği Kervanı.

Bu gelenek özellikle İzmir’in köylerinde, Tire, Ödemiş, Bergama gibi yerleşim yerlerinde canlıydı. Kız tarafı düğünden birkaç gün önce gelin için hazırlanan eşyaları (çarşaflar, halılar, sandıklar, aynalı konsollar, el işlemeleri, fincan takımları) büyükçe bir deve veya at arabasına yükler, köy meydanından davul zurna eşliğinde “çeyrek alayı” oluştururdu. Bu alay sadece eşyaları değil; mahallenin havasını, neşesini, dedikodusunu da taşırdı.

Çocuklar arabanın peşinden koşar, kadınlar camlardan sarkar, erkekler çeyizi yorumlardı. “Kız ne çok bohça almış!” diyen de olurdu, “Anası eli açıkmış!” diyen de. Herkes bilir, ama kimse açık açık konuşmazdı. Çeyrek alayı aslında düğünün provasından çok, köyün sosyal röntgeniydi.

En ilginci ise şu: Bu alay sırasında gelin yüzünü göstermezdi. Eğer bir delikanlı “çeyrek kervanının” önünü keser, çeyiz arabasını durdurabilirse; aileye yüz görümlüğü niyetine altın vermek zorunda kalırdı. O yüzden kervanı koruyan gençler çekiç, sopa, hatta bazen oyuncak tüfeklerle pusuya yatan “çeyrek korsanlarına” karşı tetikte olurdu.

Zamanla kamyonetler geldi, düğünler salonlara hapsoldu, çeyrekler zarflara girdi. Ne kervan kaldı ne de davulun sokakta yankısı… Ama İzmir’in taş sokaklarında hâlâ yankılanan bir geçmiş var. Kulak verirsen duyarsın.

Bugün bu yazıyı okurken içinizden “Aaa, bu da mı vardı?” dediyseniz, belki de bir gelenek daha hayatta kalmıştır.

“İlk kıvılcım burada çaktı…”1919 yılının karanlığında, bir milletin onurunu ayaklar altına almaya kalktılar. Ama unuttuk...
24/05/2025

“İlk kıvılcım burada çaktı…”
1919 yılının karanlığında, bir milletin onurunu ayaklar altına almaya kalktılar. Ama unuttukları bir şey vardı: İzmir susmaz, İzmir boyun eğmez!

"İlk Direniş: İzmir", işgale karşı ayağa kalkan bir halkın, yüreği korkusuz kadınların, gençlerin ve cesaretin romanı… Bu kitapta kurşun seslerinden önce haykırışlar, işgal gemilerinden önce direniş ruhu var.

Gerçek olaylardan ilham alınarak kaleme alınan bu sürükleyici roman, sadece bir şehrin değil, bir milletin yeniden doğuşunun hikâyesini anlatıyor.

Cesaretin tarih yazdığı yere hoş geldiniz.

Address

Izmir

Opening Hours

Monday 09:00 - 17:00
Tuesday 09:00 - 17:00
Wednesday 09:00 - 17:00
Thursday 09:00 - 17:00
Friday 09:00 - 17:00
Saturday 09:00 - 17:00

Telephone

+905325243083

Website

Alerts

Be the first to know and let us send you an email when İlk direniş izmir posts news and promotions. Your email address will not be used for any other purpose, and you can unsubscribe at any time.

Contact The Business

Send a message to İlk direniş izmir:

  • Want your business to be the top-listed Grocery Store?

Share